Merhaba

Her sey bir insanı sevmekle başlar diyor Sait Faik.
Birini sevmek yürümeye yarayan tek kemiğini gönül rızasıyla vermek gibi bir şey.Hiç korkmadan vermek.Üstelik ardına bakmadan gideceğini biliyor olsan da gülümseyerek vermek.
Yıllardır okuduklarım , izlediklerim ,bilip unutmak istediklerim , görmeden sevdiklerim.Tanıyınca vazgeçtiklerim. Ah keşke bir kez görsem dediklerim.Baş üste yeri olanlar.Göz kaş oynatanlar.Eli dursa dili durmayanlar.Baştan ayağa süzdüklerim.Başımda taç ettiklerim.Pişirip kotardıklarım.Yanıp kavrulduklarım..
Bu dünyada benden geriye kalanlar.
Kahkahalarım.Sofralarım.Dostlarım

HER GÜNE BİR HİKÂYE

Elif’le tanıştık biz bu gün.Anneannesine çok benzeyen Elif’le.Nasıl çıldır mıyorsun ayol diyorum Meltem ‘e? Bu kalp daha ne kadar dayanabilir bu duyguya? Akşamları çıkartıp dinledirmelisin ki, sabah bu lokuma bakmaya dermanın olsun.Gülüyor anneanne.Tam kırk yıllık arkadaşlık bizimkisi …Dünyanın derdiyle dertlenen ama dünyanın derdine küsmeden kucaklayabildiğimiz zamanlardan beri arkadaşız.
İşte tam da bu nedenle tatlı tatlı anlatacağımız hikayelerimiz var bizim.Gençliğimizi geçirdik, güzelliğin de geçeceğini bildiğimiz yaşlardayız artık .Sonunda iyiyse eğer hikayemiz kalacak geriye . Bu gün baktık ki Meltemciğimin hikayesi büyüyor.Elif havada kelebekleri görmüş gibi gülüp kollarını oynatıyor.Burnuna bakmaya uğraşıyor.Bizim kalbimiz hafifliyor yumuşuyor.Sanki hepimiz eski zaman büyücüsü olmuşuz , duygularımızı ortak bir kanaldan akıtıyoruz..Anlatıp duruyoruz.
Elif’in annesi sakince bizi dinliyor.Onun adı artık Merve değil.Elif’in annesi.

Eski Mısır’da ebediyete geçiş yolculuğunda tanrı Maat ( tabiki de kadın) ‘ın kafasındaki tüy, bir kefeye konuluyormuş.Terazinin diğer kefesine de kalp.Kalbin sınavdan geçmesi için kantarın kusursuz bir dengede durması gerekiyormuş.
Hafif çeken kalp.Kalbimizi hafiflettin bu gün Elif …
Öfkenin ve nefretin hiç olmadığı bir kalbe sahip olsun torunun arkadaşım.; sevginin her çeşidini , birini diğerine üstün tutmadan yaşasın torunun arkadaşım..

Bu yazı alttaki müzik eşliğinde okunmalıdır.

https://youtu.be/Ku1piA7hv5Y

HER GÜNE BİR HİKÂYE

“Hiç sesimiz çıkmıyor ” diye diye zihnim bunu gerçeğe dönüştürüyor .Artık hiç sesim çıkmıyor. Önce boğazım düğüm düğüm oldu ,yutkunamadim bile ,ardından göğüs kafesimde bomba gibi patlamaya başladı nefesim.Bütün bu hengamenin arasında susmayı tercih etti sesim.
Denenmiş ilaçlarla tedavi olunamayacagini biliyoruz artık .En eski bilgiler teker teker çıkıyorlar saklandiklari yerlerden.
Kara turpu alıp usulca soyuyorum. İçine balı ve zencefili koyacak bir yatak hazırlayıp birbirine karışması ve başka bir özde buluşmasını bekliyorum.
Biraraya hiç gelmiyecekmis gibi gorunenden bile şifa niyetine ne lezzetler doğuyor.
Ah bir anlatabilsem.Anlatsam turpla bal karısınca biraz bekledikten sonra şifa olabileceğini. …
Huzursuz zamanlara huzursuz romanlar yakisirmiş

HER GÜNE BİR HİKÂYE

Sizi hic tanımayan genç bir öğretmen adayının bir yerlerden adınızı duyup da” Derslerinizi bir dönem izleyebilir miyim ?Nasıl anlatacagimi bilmiyorum” demesi size verilen harika bir doğum günü hediyesidir.Genc öğretmen bunun farkında bile değildir. Öğle yemegini rahatca yiyebilmem icin korktugumu bilen servisteki gorevli arkadasin kedileri sessizce kovalamasi bana verilen en hakiki dogum gunu hediyesidir. Yıllardır ayakta çalıştığım halde bir kez bile beni üzmeyen, sismeyen, kizarmayan ayaklarimin beni taşıması şahane bir doğum günü hediyesidir.Onca zamandir yiyemedigim üzümün agzimin içinde çıtırdamasi ,suyunun nokta nokta damagima temasını hissetmek ne güzel bir doğum günü hediyesidir.Annem iyi ki beni varetmissin.Su dünyada yaşıyor olmanın mucizesi farkedenlerden olmak doğum günlerinin en ….

HER GÜNE BİR HİKÂYE

BAZI GÜNLERE BAZI YAZILAR GEREK…

Biz gençken ideolojiler hepimize iyi , doğru, güzel olanı sunar biz de uygun olan doğruları hiç tartışma gereği bile duymadan kabul ederdik.Yaş aldıkça hüküm vermeden sınıflandırmadan yadırgamadan anlamaya çalıştım durdum.Yadırgandım da , sınıflandırıldım da böyle yaşamaya çalışırken.Kimsenin genç kalması mümkün değil bu diyarda dediğimde bir Neşet Ertaş türküsü dinleyip yeniden hatırladım.
Aynı anda hem ekmek yaptım içimin kabarıklığı dinsin diye ,hem şiir okudum unutmayayım diye:

” ben işte hernedense azgelişmişim
çokçalışmış azgelişmiş ve işte yoksul düşmüş
demiri de kömürü de sökerim aman
buğdayı da pirinci de ekerim aman
çilem budur benim işte çekerim aman
evet çünkü hayhay fakat ben işte azgelişmişim
yâni ben çünkü evet hayır fakat azgelişmişim
ölüm kalım kıtlık kıyım ben varım aman
bayramlarda seyranlarda ben yokum aman ”

Sirke için siyah ama çekirdekli , beyaz ama çekirdeksiz ,mayhoş ama pespembe üzümleri doldururken kavanozlara, yaşamın küçük bir parçasını değil bütününü anlamaya calıştım.Cahil ve haddini bilmeyen yetişkinleri değil sessizce ödüllerini alan gençleri ,beni kahkahadan ağlatan çocukları sevmeyi tercih ettim.Doğrusu hiç de pişman değilim.Kapıda gelişimi bekleyen komşudan torun “Can” için ,”bak annaneye geldik” denilip kucağıma verilen öğrencimden torun “Mina” için barış gelmeli bu topraklara.

“Kalk, iki gözüm, iskeleye geldik. Günün birinde ya çıldıracağız, ya dünyaya hakim olacağız. Şimdilik bir rakı parası bulmaya çalışalım ve parlak istikbalimizin şerefine birkaç kadeh içelim.” diyor Sabahattin Ali.
İskeleye gelince , geldiğimizde …Üzümler şarap, mayalar ekmek olduğunda.Paskalyada aşure pişirilip , yılbaşında dualar edildiğinde …

HER GÜNE BİR HİKÂYE

Çağdaş bilime inanan, öğrenmeye sevdalı ,insanlık değerlerini en yüce bilen zevk sahibi , sanattan anlayan , umudu ve inancı olan bir gençliğin var olacağına inanıyorum.Hep inandım
Sabah dersimde şakalaşırken ,sınav kağıtlarını okurken ,sırlarını bana emanet ederken ,hiç ummadığım bir kitabı okumuş da yorumlar görürken zaten doya doya yaşıyorum öğretmenliğin hazzını.İşte tam da bu yüzden bu mesleği seçmişim dediğim anlar ne çoktur.
Ve fakat bütün samimiyetsizliklerden bıktığım gibi “öğretmenlergününüzkutluolsun” deyip diğer tarafatan onu itibarsızlaştıran ,sizi çooook seviyoruz diyen sevgi kelebeklerinin gözlerindeki para hırsını görmek midemi bulandırıyor.
Eğitim politikası olmayan , herseyin sorumlusu olarak öğretmeni gören , medyasının, hükümetinin tokatladığı , atanamayan yüzlercesinin olduğu, hiç olmazsa öğretmen olsun denildiği bir ülkede ” kadınlar için en iyi meslek öğretmenliktir ” diyerek hem kadınlığı hem de öğremenliği küçümseyen bir sistemde, bu günü alkışlarla kutlayan politikacılar , mağazalar için fırsat kapısı gören işletmeciler …Kirletmeyin bu günümüzü lütfen.Sırf bu yüzden kaldırılsın şu gün ve daha ne kadar özel gün varsa…
Öğretmenler ne kahraman ne de günah keçisi, olsa olsa bu sistemde iyi kalmaya çalışan bir eğitim gönüllüsü.
Başta annem ve babam olmak üzere üzerimde emeği olan herkese teşekkür ederim.Sadece bu gün de değil üstelik.Nefes aldığım her gün.

HER GÜNE BİR HİKÂYE

Çağdaş bilime inanan, öğrenmeye sevdalı ,insanlık değerlerini en yüce bilen zevk sahibi , sanattan anlayan , umudu ve inancı olan bir gençliğin var olacağına inanıyorum.Hep inandım
Sabah dersimde şakalaşırken ,sınav kağıtlarını okurken ,sırlarını bana emanet ederken ,hiç ummadığım bir kitabı okumuş da yorumlar görürken zaten doya doya yaşıyorum öğretmenliğin hazzını.İşte tam da bu yüzden bu mesleği seçmişim dediğim anlar ne çoktur.
Ve fakat bütün samimiyetsizliklerden bıktığım gibi “öğretmenlergününüzkutluolsun” deyip diğer tarafatan onu itibarsızlaştıran ,sizi çooook seviyoruz diyen sevgi kelebeklerinin gözlerindeki para hırsını görmek midemi bulandırıyor.
Eğitim politikası olmayan , herseyin sorumlusu olarak öğretmeni gören , medyasının, hükümetinin tokatladığı , atanamayan yüzlercesinin olduğu, hiç olmazsa öğretmen olsun denildiği bir ülkede ” kadınlar için en iyi meslek öğretmenliktir ” diyerek hem kadınlığı hem de öğremenliği küçümseyen bir sistemde, bu günü alkışlarla kutlayan politikacılar , mağazalar için fırsat kapısı gören işletmeciler …Kirletmeyin bu günümüzü lütfen.Sırf bu yüzden kaldırılsın şu gün ve daha ne kadar özel gün varsa…
Öğretmenler ne kahraman ne de günah keçisi, olsa olsa bu sistemde iyi kalmaya çalışan bir eğitim gönüllüsü.
Başta annem ve babam olmak üzere üzerimde emeği olan herkese teşekkür ederim.Sadece bu gün de değil üstelik.Nefes aldığım her gün.

HER GÜNE BİR HİKÂYE

Cumartesi yağmura tutulmuş şehrimde sığırcık kuşlarının cıvıltısı eşliğinde yürüyorum.Bir gece önce uzun br masada bir sahaf, bir şair , bir yazar , bir çok okuyan , bir çok dinleyen buluşmuşuz.Elimizle gözümüzle dinlemişiz birbirimizi.Sağlığımıza , sağlıkla demişiz.Dilimde akide şekeri tadı ve bir şiir
“Beşikler vermişim Nuh’a”

Ne güzel elimi uzatsam deniz avucumda .

Havva Ana’n dünkü çocuk sayılır,
Anadoluyum ben,
Tanıyor musun?

Belki bir kitabın aynı sayfasında ağlamışızdır.Aynı şiirde karşılaşmamız ne kadar güzel olur kimbilir?

Gör, nasıl yeniden yaratılırım,
Namuslu, genç ellerinle.
Kızlarım,
Oğullarım var gelecekte,
Herbiri vazgeçilmez cihan parçası.

Bu akşam Ermeni pilavı yapalım yemeğin yanına diyorum Tildem’e .Bir de caciki… Bu türküye ağlamak için Kürtçe bilmek mi gerekir? Dar Hejiroke

HER GÜNE BİR HİKÂYE

En yakın arkadaşlarının, çevresinin ve yavaş yavaş bütün vatandaşlarının gözlerinin önünde Romanya’da 1930’larda kök salmaya başlayan faşizme teslim olmalarına şahit olan Ionesco’nun, Nazi dehşetini irdelediği Rhinocéros / Gergedan, kaderin bir cilvesi olarak ülkesinden önce ilk kez 1959’da Düsseldorf, Schauspielhaus’da Almanca sahnelenmiş ve hem izleyicilerden hem eleştirmenlerden büyük övgüler almıştı.

Konuyu kısaca özetlersek, olaylar bir taşra kentinin kahvesinin de bulunduğu büyük meydanından bir gergedanın hızla geçmesiyle başlar. Kahvedekiler gergedanlar üstüne giderek alevlenen bir tartışmaya girişirler ama gergedanla ilgili önlem almaya yönelik hiçbir düşünce ileri sürülmez.

Giderek herkes hemen hemen tıpatıp birbirine benzeyen bu hayvanlara dönüşmeye başlar ve bütün kurumlar gergedanlaşmaktan paylarını alırlar. Düzenli öbekler halinde gergedanlar, sokak ve caddelerde o garip homurtularıyla kendilerine göre inleme ve öfkeyi andıran marşlar söyleyerek dolaşmaktadırlar. Üstelik önlerine çıkan her şeyi ezerek ve yok ederek.

Geride insan olarak yalnız düzene zaten karşı olan Bérenger ve nişanlısı Daisy kalmıştır. Tüm uyarılarına karşın büyük bir aşkla bağlı olduğu Daisy de gergedanlara katıldığında yapayalnız kalan Bérenger, tek başına kalsa da insan olmayı sürdüreceğini haykıracaktır..

HER GÜNE BİR HİKÂYE

Bir varmış bir yokmuş
Masal gibi sanki”
Masal gibi gittik Hazal’ı yerleştirdik ve döndük. Yedi tepe İstanbul da dedik, tepe tepe İstanbul da…Dere tepe gezdik de kızımı ” dere boyu ” sokağa yerleştirdik. Masal kahramanlarına yaraşır , bulunsa bulunsa ancak masallarda kalmıştır böyle insanlar dediklerimizle tanıştık. Tramvay durağında gevrek alırken satıcıdan ” Bu ne yahu bunca paraya mı satılır alt tarafı bir gevrek ” dedik .Cebindeki parayı cüzdanına koy sonra düşürür , üzülürsün demesine daha çok şaşırdık .Taksi şoförünün haftanın ilk günü , ayın ilk günü .Gününüz haftanız ve ayınız bol bereketli ve şanslı geçsin temennisi dışarda gürül gürül akan dünyayı içimize dolduruverdi. Masal İstanbul. Eşyamızı taşıyanların yalanlarını da …İtinasız eşya sarmalarındaki fütursuzluğu da ,başka bir “insan” dan gelen sıcacık merhabayla unutuverdi . Sabahattin Ali’nin ” Ses” hikayesinin kahramanı ev sahibimiz olarak çıktı karşımıza .Ali Bey yaptıklarınız unutulur mu? Akşama kadar bizimle eşyanın başında usta peşinde koşturdu durdu. İnsanlık öldü mü hocam diyor.Sivaslı imiş ve adı da yazdığım üzre Ali. İnsana dair umudumuzun ateşini usul usul yaktı.
Ortaköy’ün ortasında bulduk İzmirli Kırçiçeği’ ni Fügen’in kulaklarını çınlatıp içtik çorbamızı. Ahhhhh yemek İstanbul; yedirip doyuran , doğurup solduran, eğitip güldüren İstanbul. Tencere yemeğine alışınca dışardan ne yesen doyamıyorsun. Buldum suşi yiyelim diyen Hazalımla ona uyup , sonra da Tildem’in dediğine gelmemiz ( “annem makarna yapsın yoğurtla yiyelim doyalım” ) aradaki uçuruma gülmemiz.
Masalımın kahramanlarından birini sana emanet ettim güzel İstanbul. Kendine de kızıma da iyi bak. Gökten düşen masal sonu elmaları hepimizin çocuklarına olsun.

(Sevdiği uzaklarda olanlar için)

HER GÜNE BİR HİKÂYE

Tildem için…
Marina Abramoviç ve Ulay 70’lerde büyük bir aşk yaşıyor ve iki sanatçı olarak birlikte performanslar sergiliyorlardı. İlişkilerinin doğal sonuna geldiğini hissettikleri 1988’de birbirlerine son bir kez sarılmak için Çin Seddi’nin iki ucundan birbirlerine yürümeye, ortada buluşmaya ve bir daha hiç görüşmemeye karar verdiler.
2010 yılında Marina bir retrospektif sergi açar .Serginin bölümlerinden birinde , Abramoviç bir sandalyede otururken, masanın diğer tarafındaki sandalyede tanımadığı kişiler 1 dakika boyunca oturur.Konuşma yoktur bu oturuşta, sessizlik paylaşılır.Ruhunu sevgiyle açar Marina yüzlerce kişiye.Ve yıllara sonra Ulay gelir karşısına oturur…
Sen akşam bu performanstan bahsettikten sonra defalarca o bakışı seyrettim.
Yeni yaşında ,gözlerini açtığın an kimi görmek istiyorsan o gelip otursun masanın karşısına.Yolculukların kavuşmalara doğru olsun.Yaşın kutlu olsun .Tildemim , Demim, Yaka çiçeğim benim.